Kutsal Salonlarda: Bir Dark Academia Antoloji Kitap Yorumu
Daha önce dark academia türünde iki kitap okudum ve gerçekten okurken çok keyif aldığım bir tür olduğunu keşfettim. Aynı zamanda içinde birden fazla hikâye olan kitapları da okumayı çok sevdiğimden bu kitabın çevrildiğini öğrenince çok heyecanlandım.
Kutsal Salonlarda, birbirinden ilginç ve güzel on iki farklı hikâyeden oluşan bir kitap. Hikâyelerin konularından bahsetmeyeceğim ve sizlere de eğer konularına bakmadıysanız bakmanızı önermem. Çünkü hikâyeleri haklarında hiçbir şey bilmeden keşfetmek çok güzeldi. Konularını anlatmadan kısa kısa haklarında neler düşündüğümü yazacağım.
Bahsetmek istediğim ilk hikâye J. T. Ellison'ın yazmış olduğu X Evi. Bu hikâyeyi okuduğumdan beri ne kadar güzel bir roman olabileceğini düşünüyorum. İlk 150-200 sayfasında Mia gelmeden olanları okuduğumuz, kalan sayfalarında da Mia geldikten sonrasını okuduğumuz oldukça karanlık ve merak uyandırıcı bir roman olabilirdi diye düşünüyorum. Yazar bu şekilde bir roman yazsa okumayı çok isterim.
Kitapta en sevdiğim hikâyelerden biri (hatta sanırım direkt en sevdiğim hikâye) Helen Grant'ın yazdığı Ontografi Profesörü. Çok garip, karanlık ve ürkütücü bir hikâyeydi. Aynı zamanda üzücüydü de. Sonunun bir kısmını tahmin edebilmiştim ama tahmin edemediğim kısmı beni çok şaşırttı. Çok beğenerek okudum ve biraz daha uzun olsa yine sıkılmadan okurum.
Kate Weinberg'in hikâyesi 1000 Gemi'yi de severek okudum ve sonunda bu hikâyenin aslında yazarın bir romanının giriş bölümü olduğunu okuyunca çok heyecanlandım. Hemen araştırdım ama maalesef çevrilmemiş. Umarım bir gün çevrilir. Çevrilmezse de İngilizce okumayı düşünüyorum, karakterin bu olaylardan sonra neler yaptığını merak ediyorum.
Layne Fargo'nun Tahribat hikâyesi hem çok ürkütücüydü hem de beni en çok eğlendiren hikâyelerden biriydi. David Bell'in yazdığı Dört Cenaze ise tam tersi şekilde çok üzücüydü.
Kelly Andrew'un Tavşan ve Tazı hikâyesi tahmin edilebilir bir sona sahip olsa da yine de okuması çok keyifliydi. Sadece biraz daha kısa olmasını tercih ederdim. M. L. Rio'nun hikâyesi Bertie'de Hafta Sonu'nun da biraz daha kısa olmasını istesem de yine de severek okudum. James Tate Hill'in yazmış olduğu İzin hikâyesinin ise başlarının biraz kısa, olayların açıklandığı son kısımlarınınsa biraz daha uzun olmasını tercih ederdim. Gerçekten ilginç bir konusu vardı İzin'in, ama olayların açıklandığı yer o kadar hızlı olup bitti ki başta olanları tam anlayamadım. Bu hikâye de yazarın bir romanındanmış, onu da incelemeyi düşünüyorum.
Olivie Blake'in Pythia hikâyesi de çok ilginçti. Daha önce okuduğum tarzda bir hikâye değildi ve çok sevdim. Bilinmeyen Hazlar hikâyesini yazarı Susie Yang'ın biraz daha uzun yazmasını isterdim çünkü o masada neler konuşulacağını çok merak ettim. Tori Bovalino'nun Phobos hikâyesini de beğendim ama sonuyla ilgili kafamda tam oturmayan bir şeyler var. Phoebe Wynne'in yazdığı Müzik hikâyesinin de sonunu tahmin etmek zor değildi ama yine de severek okuduğum tuhaf bir hikâyeydi.
Kısacası kitaptaki on iki hikâyenin on ikisini de çok sevdim. Yazarların diğer kitaplarına da bakmak istiyorum. Favori üç hikâyem: Ontografi Profesörü, Tahribat, Müzik.
Puanım: 10/10



Yorumlar
Yorum Gönder